Abdülaziz Dönemi Heykel ve Plastik Sanatlar

0
1820
Abdülmecid Efendinin Haremde Beethoven Eserinde Arka Planda Görünen Atlı Heykel Abdülaziz Heykelidir Harem Bethoven
Abdülmecid Efendinin Haremde Beethoven Eserinde Arka Planda Görünen Atlı Heykel Abdülaziz Heykelidir Harem Bethoven

Abdülaziz Dönemi (1861-1876) ve Plastik Sanatlar

Sultan Abdülaziz Dönemi, sanatta Batılılaşma alanında kendisinden önce hazırlanmış olan alt yapı üzerine olumlu gelişmelerin eklenerek, Türk Plastik Sanatları özellikle heykel sanatı açısından yeni bir anlayışın temellerinin atıldığı bir zaman dilimi olarak karşımıza çıkmaktadır.
Resim Sanatına ilgisi şehzadeliğinden beri çizdiği desen ve krokilerden de anlaşılan Abdülaziz; denize, av hayvanlarına ve atlara düşkünlüğü ile de tanınmıştır.
Hükümdarlık ettiği yıllarda devletin ekonomik sıkıntılar içinde bulunması, ordu ve donanmayı istediği seviyeye çıkarabilme arzusunu engellemiştir. Yine de yeterli eğitim alamamış olmasına karşın zeki ve yetenekli bir insan olan Abdülaziz; ticaret gemilerinin sayısını arttırmış, demiryolları inşa ettirmiş ve sanayi kalkınmasına öncelik verdirmiştir.
Zamanında, sayıları 10’u bulan yeni okul açılmış ve askerî okulların yanı sıra buralarda da resim eğitimine, dönemi içindeki kültür ve sanata yönelik hareketler yaygınlaşmaya başlamıştır. 1849 yılında Harbiye İdadisi öğrencilerinin yıl sonu sergisi ile başlayan  plastik sanat sergileri; etkinlik kazanmıştır.
Bu bağlamda 1863 yılında “Sergi-i Osmani” adı altında tarım, sanayi ve kuyumculuk üzerine açılan serginin küçük bir bölümünde de olsa halka açık bir resim sergisi gerçekleştirilmiştir. Bu sergide resim teşhir edildiğini, 1279 Ceride-i Havadis gazetesinden anlamaktayız. Ayrıca 1871, 1872, 1873 yıllarında da okul sergileri açılmıştır
1873 yılında kıdemli yüzbaşı Ahmet Ali Bey’in3 yoğun çabaları sonucu İstanbul’da Türk ressamlarının da katılımı ile bir karma sergi düzenlenmiş ve oldukça ses getirmiştir. Dolayısı ile “Türkiye’de gerçek anlamda bir sergi fikrinin olgunlaşıp toplumsal boyut kazanarak gerçekleşmesi için Sultan Abdülaziz Dönemi’nin son yıllarında, 1873 tarihi önemli bir başlangıç noktası olmuştur” . Bu büyük karma sergi; katılan Türk vatandaşlarının sayısının yüksekliği ile de dikkat çekicidir.
Sergiye profesyonel yabancı ressamlar, Levanten ve azınlıklarla birlikte, eserleriyle katılan Türk sanatçılardan bazıları Ahmet Ali Bey, Mesut Bey, İzzet Efendi, Sait Efendi, Naim Bey, Yusuf Bahattin Efendi ve Ali Bey’dir . Aynı şekilde 1875 yılında otuz sanatçının katılımı ile ikinci karma sergi düzenlenmiştir.
Saray’ın olumlu yaklaşımı yanı sıra bu ve daha sonraki sergilerin açılmasında ve İstanbul’da bir sanat ortamının oluşmasında asker ressamların, Levanten ve azınlıkların hayli etkili oldukları anlaşılmaktadır. 1845 yılından itibaren Batılı sanatçılar; elçilikler ve bazı sanatçılar aracılılığı ile Sultanlar’a takdim için resimler göndererek ya da bizzat gelerek eserlerini saraya pazarlama yoluna gitmişlerdir. Tablo satın alınmasına aracılık eden sanatçılardan biri de oryantalist ressam Jean-Leon Gérome’dur.
Böylelikle Saray’da genellikle oryantalist tablolardan oluşan bir küçük koleksiyon meydana gelmiştir. Ancak Saray-ı Hümayun için bilinçli bir tablo koleksiyonu oluşturma düşüncesi yine Abdülaziz Dönemi’nde gerçekleşmiştir. Ülkemizdeki ilk resmî sanat kurumu olan Sanayi Nefise Mektebi’nin kuruluşu için gerekli ortam da yine bu dönemde hazırlanmıştır.
Osmanlı Dönemi’nde 1846’da kurulan resmî nitelikteki ilk müzeye Abdülaziz döneminde 1869 yılında Müze-i Hümayun adı verilmiş ve Aya İrini Kilisesi’nde depo niteliğindeki bu müzenin başına İngiliz uyruklu Goold müdür olarak atanmıştır. Dönem’in Maarif Nazırı Saffet Paşa, müzeye eser kazandırmak için büyük çaba harcamıştır. Daha sonra Avusturyalı Teranziyo ve onun ardından 1872’de müzeye müdür olarak Alman Dethier atanmış, 1876’da Aya İrini’deki eserler Çinili köşke taşınarak Müze-i Hümayun ziyarete açılmıştır.6 Dethier; Goold zamanındaki 160 olan eser sayısını 650’ye yükseltmiş ve 1874’te pek tatmin edici olmamakla beraber ilk Asar-ı Atika Nizamnamesi’ni çıkarmıştır.
Sultan Abdülaziz Dönemi O’nun sanatçı kişiliği ile de bütünleşen, sanat olaylarındaki öncülük, hareketlilik ve çok yönlülük açısından ayrıcalıklıdır. Gerçekten de Sultan Abdülaziz’in bu çok yönlü bakış açısını birçok alanda izlemek olasıdır.
Abdülaziz; Osmanlı hanedanı içinde gezi ve gözlem amacıyla yurt dışına çıkan ilk padişahtır. 1863 yılında Mısır’ı, 1867’de de Lyon, Paris, Londra ve Viyana’yı ziyaret etmiştir.
Buralarda sarayları ve resim sergilerini gezmiş, Avrupalıların sanat yapıtlarını, yaşayış biçimlerini yerlerinde görmüştür.
1867’de Osman Hamdi Bey gibi Osmanlı Sanatçılarının da katıldığı Paris Uluslararası Sergisi’nin açılışında bulunan Abdülaziz’in bir İslam ülkesi yöneticisi olarak böyle bir ortamda bulunması, dönemi için oldukça cesur ve çağdaşlaşma yolunda ileri bir adımdır. Abdülaziz’in 15 yıllık hükümdarlığı süresince Batı ile ilişkilerini sıcak tuttuğu yabancı ülke yöneticilerinin ziyaretlerinden de anlaşılmaktadır. 1867’de Fransa İmparatoriçesi Eugénie, 1869’da Avusturya-Macaristan İmparatoru Joseph, 1874’te Karadağ Prensi Nikola, 1874’te Çar II. Alexandr’ın temsilcisi olarak Grandük Nikola İstanbul’a gelmiştir. Sultan’ın sadece yabancı ülke yöneticilerini değil, birçok sanatçıyı da İstanbul’a davet ettiği ve sanatçılara banilik yaptığı da bilinmektedir. Bu sanatçılardan Abdülaziz’in resimlerini yapmak üzere Fransa’dan gelerek İstanbul’a yerleşen Ressam Pierre Desire Guillemet (1827-1878) Sultan’ın yakın çevresinde görev yapmış ve Saray için birçok resim üretmiştir. 1874 yılında Pera’da özel bir sanat atölyesi açmış ve burada ilk kişisel sergiyi gerçekleştirmiştir. Guillemet, Abdülaziz döneminde plastik sanatlar alanında akademik eğitime geçilmesinde yapıcı katkıları olan oryantalist bir sanatçıdır. Eşi ile birlikte ders verdiği özel atölyesinde 1876 yılında öğrencileri ile birlikte bir karma sergi açmıştır. Guillemet atelyesi; batı anlamında resim ve heykelin tanıtılıp yerleşmesine büyük önem veren Abdülaziz tarafından da desteklenmiştir (Germaner-İnankur 1989: 121). Bu bağlamda 1865-1875 yılları arasında İstanbul’a davet edilen sanatçılar arasında Stanislavs von Chelebovski ve İvan Kostantinoviç Aivazovsky de bulunmaktadır. Bu dönemde şehrin imarı konusunda da bir hayli çalışmaların yapıldığı, İstanbul’un park ve bahçelerle süslendiği görülmektedir. Fidan’a göre; (1987: 71) şehir içinde bahçe ve parklar meydana getirilmesi Abdülaziz devrinde başlar. Nitekim Taksim’de 1871’de Tepebaşı’nda halkın faydalanması için bahçeler yapıldığı, 3 Recep 1287. No: 174, Basiret gazetesi haberinden anlaşılmaktadır. Abdülaziz; başta Beylerbeyi Sarayı teras bahçeleri olmak üzere, İstanbul’un saray ve köşk bahçelerinin Batı’daki kentlerde olduğu gibi heykellerle süslenmesine özen göstermiştir. Ancak bu heykellerin tasvir yasağı endişesi ile insan figürlerinden değil, dönemin sanat anlayışına uygun hayvan figürlerinden seçilmesine dikkat edilmiştir. Padişah’ın bu uygulamasına paralel olarak şehrin varlıklı aileleri de malikanelerinin bahçelerini hayvan figürleri ile süslemeye başlamışlardır. Osmanlı- Fransız kültürel ilişkilerinin yoğunlaştığı Pera’da azınlık ve Levantenlerin oturduğu bazı bina cephelerinde ise insan başlarının da bulunduğu figüratif plastiklere de yer verildiği görülmektedir. XIX. yüzyıl boyunca, Saray için devlet kademelerinde görev alan azınlıkların bu kültür alışverişinde etkili oldukları anlaşılmaktadır. Abdülaziz Dönemi’nde, İstanbul saray bahçeleri için Fransa’dan getirtilen figürler; XIX. yüzyılın heykel sanatına hâkim olan Neo Klasik üsluba bir tepki 930 olarak doğan romantizm anlayışına göre biçimlendirilmiştir. Bu anlayışla gerçekleştirilen heykellerin konuları; tarih, edebiyat ve av sahneleri ile vahşi hayvanlardır. Osmanlı İmparatorluğu’nun Batı’ya açılış döneminin İstanbul’daki ilk heykel örnekleri olması açısından önemli olan bu hayvan figürleri, genellikle küçük orijinallerin büyütülerek çoğaltılmak yolu ile yapılmıştır. Heykellerin bazıları bronz döküm, bazıları da mermerdir. Bronz heykellerden bazılarının kaidelerinde, sanatçı ve dökümcülerin isimleri yer almaktadır.

Özet olarak;Abdülaziz’in yönetimde kaldığı 1861-1876 yılları; Osmanlı İmparatorluğu’nun Tanzimat sonrası siyasi, sosyal ve ekonomik problemler ile savaş gibi ciddi sorunlarla boğuştuğu sancılı bir dönem olmasına karşın çağdaşlaşma ve Batı anlayışına dönük sanat alanında aşamaların kaydedildiği bir süreç olmuştur. Bu kısa süre içinde Padişah’ın sanata ve sanatçıya bakış açısı ile de ilintili olarak plastik sanatlar alanında birçok ilke imza atılmıştır. Bu ilklerden biri de heykel alanında olmuş, Türk halkı XIX. yüzyılın ikinci yarısında figürlü plastikle karşılaşmıştır. XIX. yüzyıl Avrupası’nda heykel konuları arasında büyük yaygınlık kazanmış olan bu figürlerin sanatçıları kendi beğenilerinden çok, iş veren istekleri doğrultusunda çalışmak zorunda olduklarından bir anlamda yaratıcılık yönleri kısıtlanmıştır. Bununla beraber günün anlayışına uygun anatomik etüdlere sıkı sıkıya bağlı bu natüralist çalışmalar, ifadecilikleri yönünden başarı ile yorumlanmışlardır. Sultan Abdülaziz döneminin bir yeniliği olarak Fransa’dan getirtilen bu figürler, sanat şaheserleri değildir ancak bir döneme tanıklık etmeleri ve yakın tarihimizin bir parçası olmaları sebebiyle korunmaları gereklidir. Günümüzde Beylerbeyi Sarayı ve Dolmabahçe Sarayı bahçelerinde, Ihlamur Kasrı’nda ve Sabancı Müzesi’de yer alan heykeller ile Taksim’de Divan Pastanesi önünde yer alan geyik figürü çok iyi korunmuş olmasına rağmen, ne yazık ki kamuya ait park ve bahçelerdeki figürler hakkında aynı şeyi söylemek mümkün değildir. Emirgan Korusu, Yıldız Parkı, Saraçhane Parkı, Taksim Gezisi gibi alanlardaki döneme ait figürler yok olmuştur. En son Emirgan Korusu güvenlik elemanlarından alınan bilgiye göre bronz heykeller son yıllarda çalınmış, on yıl kadar önce sayıları daha fazla olan Yıldız Parkı’ndakilerden ise sadece boynuzu kırılmış tek bir geyik figürü kalmıştır. Saraçhane Parkı içindeki Aslan Figürlerinin nereye gittiği belli değildir. Kadıköy Meydanı’ndaki Boğa ise üzerine çıkıp fotoğraf çektirenler için bir İstanbul Hatırası sembolü konumuna gelmiştir. Sanat eserlerini korumak, sanatı sevmek ve sevdirmekle sağlanabilir. Bir şeyi sevebilmenin yolu ise bilmek ve tanımaktan geçer. Dolayısı ile kültür ve sanatımıza sahip çıkabilmek için tarihimizi, kültürümüzü genç nesillere daha iyi tanıtmak görevimiz olmalıdı

 

CEVAP VER